< السورة السابقة | فهرس السور | السورة التالية >



حدد حجم خط الآيات
()


بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ يَٰٓأَيُّهَا ٱلْمُدَّثِّرُ ۝١

Ey bürünüp örtünen,

قُمْ فَأَنذِرْ ۝٢

Kalk (ve) bundan böyle uyar.

وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ ۝۳

Rabbini tekbir et (yücelt)

وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ ۝٤

Elbiseni temizle.

وَٱلرُّجْزَ فَٱهْجُرْ ۝٥

Pislikten kaçınıp-uzaklaş.

وَلَا تَمْنُن تَسْتَكْثِرُ ۝٦

Daha çok istekte bulunmak için iyilik yapma.

وَلِرَبِّكَ فَٱصْبِرْ ۝۷

Rabbin için sabret.

فَإِذَا نُقِرَ فِى ٱلنَّاقُورِ ۝۸

Çünkü o boruya (sur'a) üfürüldüğü zaman,

فَذَٰلِكَ يَوْمَئِذٍۢ يَوْمٌ عَسِيرٌ ۝۹

İşte o gün, zorlu bir gündür;

عَلَى ٱلْكَٰفِرِينَ غَيْرُ يَسِيرٍۢ ۝١۰

Kafirler içinse hiç kolay değildir.

ذَرْنِى وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيدًۭا ۝١١

Kendisini tek olarak (ve yapayalnız) yarattığım (şu adam)ı Bana bırak;

وَجَعَلْتُ لَهُۥ مَالًۭا مَّمْدُودًۭا ۝١٢

Ki Ben ona, 'alabildiğine geniş kapsamlı bir mal’ (servet) verdim.

وَبَنِينَ شُهُودًۭا ۝١۳

Göz önünde-hazır çocuklar (verdim).

وَمَهَّدتُّ لَهُۥ تَمْهِيدًۭا ۝١٤

Ve sayısız imkan ve fırsatları önüne serdim.

ثُمَّ يَطْمَعُ أَنْ أَزِيدَ ۝١٥

Sonra, daha arttırmam için tamah eder (doyumsuz istekte bulunur).

كَلَّآ ۖ إِنَّهُۥ كَانَ لِءَايَٰتِنَا عَنِيدًۭا ۝١٦

Hayır; çünkü o, Bizim ayetlerimize karşı 'kesin bir inatçıdır."

سَأُرْهِقُهُۥ صَعُودًا ۝١۷

Onu alabildiğine sarp bir yokuşa süreceğim.

إِنَّهُۥ فَكَّرَ وَقَدَّرَ ۝١۸

Çünkü o, düşündü ve bir ölçü tespit etti.

فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ۝١۹

Kahrolası, nasıl bir ölçü koydu?

ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ۝٢۰

Yine kahrolası, nasıl bir ölçü koydu?

ثُمَّ نَظَرَ ۝٢١

Sonra bir baktı.

ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ ۝٢٢

Sonra kaşlarını çattı ve yüzünü ekşitti.

ثُمَّ أَدْبَرَ وَٱسْتَكْبَرَ ۝٢۳

Sonra da sırt çevirdi ve büyüklük tasladı (istikbar).

فَقَالَ إِنْ هَٰذَآ إِلَّا سِحْرٌۭ يُؤْثَرُ ۝٢٤

Böylece: "Bu, yalnızca 'aktarılarak öğrenilen' bir büyüdür" dedi.

إِنْ هَٰذَآ إِلَّا قَوْلُ ٱلْبَشَرِ ۝٢٥

"Bu, bir beşer sözünden başkası değildir."

سَأُصْلِيهِ سَقَرَ ۝٢٦

Onu Ben, cehenneme sürükleyip-atacağım.

وَمَآ أَدْرَىٰكَ مَا سَقَرُ ۝٢۷

Cehennem (sakar) nedir, sen bilir misin?

لَا تُبْقِى وَلَا تَذَرُ ۝٢۸

Ne alıkoyar, ne bırakır.

لَوَّاحَةٌۭ لِّلْبَشَرِ ۝٢۹

Beşere delicesine susamıştır.

عَلَيْهَا تِسْعَةَ عَشَرَ ۝۳۰

Onun üzerinde ondokuz vardır.

وَمَا جَعَلْنَآ أَصْحَٰبَ ٱلنَّارِ إِلَّا مَلَٰٓئِكَةًۭ ۙ وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ إِلَّا فِتْنَةًۭ لِّلَّذِينَ كَفَرُوا۟ لِيَسْتَيْقِنَ ٱلَّذِينَ أُوتُوا۟ ٱلْكِتَٰبَ وَيَزْدَادَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓا۟ إِيمَٰنًۭا ۙ وَلَا يَرْتَابَ ٱلَّذِينَ أُوتُوا۟ ٱلْكِتَٰبَ وَٱلْمُؤْمِنُونَ ۙ وَلِيَقُولَ ٱلَّذِينَ فِى قُلُوبِهِم مَّرَضٌۭ وَٱلْكَٰفِرُونَ مَاذَآ أَرَادَ ٱللَّهُ بِهَٰذَا مَثَلًۭا ۚ كَذَٰلِكَ يُضِلُّ ٱللَّهُ مَن يَشَآءُ وَيَهْدِى مَن يَشَآءُ ۚ وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ إِلَّا هُوَ ۚ وَمَا هِىَ إِلَّا ذِكْرَىٰ لِلْبَشَرِ ۝۳١

Biz o ateşin koruyucularını meleklerden başkasını kılmadık. Ve onların sayısını inkar edenler için yalnızca bir fitne (konusu) yaptık ki, kendilerine kitap verilenler, kesin bir bilgiyle inansın, iman edenlerin de imanları artsın; kendilerine kitap verilenler ve iman edenler (böylece) kuşkuya kapılmasın. Kalplerinde bir hastalık olanlar ile kafirler de şöyle desin: "Allah, bu örnekle neyi anlatmak istedi?" İşte Allah, dilediğini böyle şaşırtıp-saptırır, dilediğini böyle hidayete erdirir. Rabbinin ordularını Kendisi'nden başka (hiç kimse) bilmez. Bu ise, beşer (insan) için yalnızca bir öğüttür.

كَلَّا وَٱلْقَمَرِ ۝۳٢

Hayır; Ay'a andolsun,

وَٱلَّيْلِ إِذْ أَدْبَرَ ۝۳۳

Dönüp gittiği zaman geceye,

وَٱلصُّبْحِ إِذَآ أَسْفَرَ ۝۳٤

Ağardığı zaman sabaha,

إِنَّهَا لَإِحْدَى ٱلْكُبَرِ ۝۳٥

Gerçekten o, büyük (musibet)lerden biridir.

نَذِيرًۭا لِّلْبَشَرِ ۝۳٦

Beşer (insan) için bir uyarıdır.

لِمَن شَآءَ مِنكُمْ أَن يَتَقَدَّمَ أَوْ يَتَأَخَّرَ ۝۳۷

Sizlerden öne geçmek veya geride kalmak isteyenler için.

كُلُّ نَفْسٍۭ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ ۝۳۸

Her nefis, kazandıklarına karşılık bir rehinedir.

إِلَّآ أَصْحَٰبَ ٱلْيَمِينِ ۝۳۹

Ancak Ashab-ı Yemin (sağ ehli) hariç.

فِى جَنَّٰتٍۢ يَتَسَآءَلُونَ ۝٤۰

Onlar cennetlerdedirler; birbirlerine sorarlar.

عَنِ ٱلْمُجْرِمِينَ ۝٤١

Suçlu-günahkarları;

مَا سَلَكَكُمْ فِى سَقَرَ ۝٤٢

"Sizi şu cehenneme sürükleyip-iten nedir?"

قَالُوا۟ لَمْ نَكُ مِنَ ٱلْمُصَلِّينَ ۝٤۳

Onlar: "Biz namaz kılanlardan değildik" dediler.

وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ ٱلْمِسْكِينَ ۝٤٤

"Yoksula yedirmezdik."

وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ ٱلْخَآئِضِينَ ۝٤٥

"(Batıla ve tutkulara) Dalıp gidenlerle biz de dalar giderdik."

وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ ٱلدِّينِ ۝٤٦

"Din (hesap ve ceza) gününü yalan sayıyorduk."

حَتَّىٰٓ أَتَىٰنَا ٱلْيَقِينُ ۝٤۷

"Sonunda yakîn (kesin bir gerçek olan ölüm) gelip bize çattı."

فَمَا تَنفَعُهُمْ شَفَٰعَةُ ٱلشَّٰفِعِينَ ۝٤۸

Artık, şefaat edenlerin şefaati onlara bir yarar sağlamaz.

فَمَا لَهُمْ عَنِ ٱلتَّذْكِرَةِ مُعْرِضِينَ ۝٤۹

Buna rağmen, bunlara ne oluyor ki öğütten yüz çevirip duruyorlar?

كَأَنَّهُمْ حُمُرٌۭ مُّسْتَنفِرَةٌۭ ۝٥۰

Sanki onlar, ürkmüş yaban eşekleri gibidirler;

فَرَّتْ مِن قَسْوَرَةٍۭ ۝٥١

Arslandan korkup-kaçmışlar.

بَلْ يُرِيدُ كُلُّ ٱمْرِئٍۢ مِّنْهُمْ أَن يُؤْتَىٰ صُحُفًۭا مُّنَشَّرَةًۭ ۝٥٢

Hayır; her biri, kendisine açılmış sahifelerin verilmesini ister.

كَلَّا ۖ بَل لَّا يَخَافُونَ ٱلْءَاخِرَةَ ۝٥۳

Hayır; onlar şüphesiz ahiretten korkmuyorlar.

كَلَّآ إِنَّهُۥ تَذْكِرَةٌۭ ۝٥٤

Gerçek (şu ki), o (Kur'an,) elbette bir öğüttür.

فَمَن شَآءَ ذَكَرَهُۥ ۝٥٥

Artık kim dilerse, öğüt alıp-düşünür.

وَمَا يَذْكُرُونَ إِلَّآ أَن يَشَآءَ ٱللَّهُ ۚ هُوَ أَهْلُ ٱلتَّقْوَىٰ وَأَهْلُ ٱلْمَغْفِرَةِ ۝٥٦

Allah dilemedikçe onlar öğüt almazlar; takvanın sahibi (onu kabul etmeye ehil olan) O'dur, mağfiretin sahibi (bağışlamaya ehil olan da) O'dur.